Yassıada’da muvazzaf subaylar ve yedek subaylar sıra ile her gece birimiz nöbetçi subayı olarak kalır nöbet tutardık. Nöbet sırası Karargah Komutanı Kıdemli Yüzbaşı’ya gelmişti, bana ve diğer iki yedek subay arkadaşıma “Bu gün ben adada nöbetçiyim İstanbul’a gitmeyin balık tutarsınız. Askerler pişirir beraber yemek yeriz, daha sonra da briç oynarız” dedi. Komutan rica etti biz, onu emir kabul ettik adada kaldık. O gün ben, Erzurum’lu yedek subay arkadaşım ve askerlerle birlikte sandalla denizde olta ile balık tutmaya başladık. Epey balık tuttuk. Akşam yemeği için askerler mangalda balıkları pişirdiler, sofrayı hazırladılar.
Yassıada’da deniz subayı yemekte balık varsa rakı içmez mi? Yemekte ki tüm subay arkadaşlarım hepsi içki içiyordu, yalnız ben içmiyordum.
Masa başında çakır keyfi olmuş subay arkadaşlarımın sohbetlerine katılıyor, ortaya bir laf atıyor onları konuşturuyor, sohbet ediyor masadaki mezelerden ve balıklardan bol bol yiyerek karnımı doyuruyordum.
Gecenin ilerleyen saatinde bize hizmet eden garson çekinerek Yüzbaşının yanına geldi, bir selam verdi “Komutanım rakı kalmadı” dedi. Yüzbaşı “Neden daha önce önlem almadınız İstanbul’dan yeterli miktarda rakı getirilmedi” diye kızdı.
Karada değiliz ki “git dışarıdan iki şişe rakı al gel” deme şansımız yok. Gemi saat 16.00’da adadan İstanbul’a hareket eder sabah saat 10.00 da adaya gelirdi.
Taze balıkları asker garsonlar ızgarada pişirip masamıza getirmeye devam ediyorlardı, sohbet doruğa erişmişti. Ben de mezelerden ve pişen balıklardan yiyor ve masadaki subay arkadaşlarla sohbet ediyordum.
Yüzbaşı askere “Ne var içecek” diye sordu, o da “Soğuk Tekel birası var komutanım” dedi. O yıllarda özel Efes, Tuborg biraları henüz çıkmamıştı. Yüzbaşı “Üzümden yapılan rakının zevkini arpadan yapılan bira vermez ama getir içelim” dedi.
Asker Yüzbaşı’nın çok kızmadığına sevinerek bir selam çaktı, “Başüstüne komutanım” dedi gitti. Bir büyük şişe tekel birasını bardakları ile birlikte getirdi.
Komutanın ve diğer subay arkadaşlarımızın önüne koydu, bir eli arkasında yukarıdan bardakları bira ile doldurmaya başladı. Bardakların üst kısmının köpükle aşağı kısmının sapsarı bira ile dolduğunu gördüm. Yüzbaşı’ya ve diğer Subay arkadaşlarımıza “Biralarınızı içmeden önce müsadenizle köyde yaşadığım bir olayı sizlere anlatmak istiyorum” dedim.
Yüzbaşı’da “Kemal asteğmen sen anlatırsın da biz hiç dinlemez miyiz haydi anlat” dedi. Başladım anlatmaya;
“13- 14 yaşlarındaydım, yazın köyde harmanda atların çektiği düğenlerle arpa sürüyoruz. Biliyorsunuz atların en çok sevdiği yiyecek arpa, harmanda arpa sürerken atlar bol bol yer, buz gibi pınar suyunu içer karnı şişer, içtiği gibi işer” dedim.
“Atlar işeyecekleri zaman durur ve üzerine sıçramasın diye bacaklarını açar tazyikli bir şekilde harmanda samanın üstüne işerdi. At işedikten sonra samanın üstünde köpük kalır, altında da bardaktaki bira gibi sapsarı renkte at sidiği akar giderdi. Sizin içeceğiniz birayı bardağın içinde görünce harmanı hatırladım, arpayı hatırladım, at sidiğini hatırladım. Köyde yaşadığım bu anımı sizlerle paylaşmak için anlattım. Bu benim kendi gözlemim ve benzetmem. Tamamen fiziki görüntüsü ile karşılaştırdım değerlendirdim. Tadı ve kokuları birbirine benzer mi bilmiyorum, o konuda bir fikrim yok. Şişe içindeki biranın da harmanda akan at sidiğinin de ana maddesi su ve arpa” dedim.
“Biri atın dişleri arasında ezilip karnındaki pınar suyu ile gerekli fermantasyondan geçip süzülüp sidik olarak çıkıyor. Şişe içindeki birada makinalarda ezildikten sonra kapalı tanklarda bekletiliyor mayalanıp bazı işlemlerden geçtikten sonra şişelenip masaya geliyor” dedim.
Yüzbaşı bana “Kemal Asteğmen bira ile ilgili anılarını güzel anlattın, biranın at sidiğine benzediğini bize de dinlettin. Ama biz şimdi bu buz gibi birayı senin anlattıklarını dinledikten sonra nasıl zevkle içeceğiz birde bunu anlatsana” dedi.

Gözünü kapadı “Galiba bira değilde rakı niyetine içeceğim” diyerek bardaktaki birayı içmeye başladı.
Deniz subayları arasında pek ast üst rütbe göz önüne alınmazdı. Albayla, Asteğmen aynı masada saatlerce Briç oynarlardı.
Yassıada’da akşam yemeklerimiz bu şekilde bol sohbetli ve neşeli gece yarısına kadar devam ederdi.
