YAĞMUR VE KAR’IN GETİRECEĞİ KÖTÜ HAVA ŞARTLARI DEĞİL İYİ HAVA ŞARTLARI MİLLET OLARAK ÇOK ÖZLEDİK

    Sonbahar mevsiminin son ayı Kasım ayıda bitiyor özlemle beklediğimiz yağmur ve kar yağışları istenilen seviyede başlamadı. Allah inşallah kış aylarında yağmur ve kar yağdırır.
    Kuraklık, bizler için doğrudan veya dolaylı şekilde çok daha ciddi sıkıntılara yol açmakta. Yeterli yağış olmazsa hem şehirlerin su ihtiyacı hem de tarımsal faaliyetler açısından zor günler yaşanılması kaçınılmaz.
Bütün canlılar ve toprak suya hasret, küresel ısınma mevsimlerdeki sıcaklık ortalamasını ve yağış miktarlarını değiştirdi.
    Kasım ayı sonunda çeşitli şehirlerde beklenen yağmur ve kar yağışları için televizyonlarda KÖTÜ HAVA şartları geliyor gerekli tedbirlerin alınmasıyla ilgili haberleri izlemekteyiz.
    Bu mevsimde yağan yağmur ver kar için neden KÖTÜ HAVA şartları geliyor diyenlere söyleyecek bir söz bulamıyorum.
    Bu mevsimde yağmur kar yağmaz ise bence KÖTÜ HAVA şartları denilmesi gerekir.
Kış için vatandaşlar arasında söylenen bir söz var
(Kış kışlığını yapacak Puş’ta Puşluğunu yapacak) derler.
Beklentimiz 3 yıldır kış kışlığını yapamadı 5 cm kar yağınca trafik başta olmak üzere hayat her bakımdan felç oluyor.
    İnsanlarımız ya rahata alıştı ya da hayat’la mücadele gücünü kaybetti.
    Karlı bir günde Başarakavak Köyünden Konya’ya gelişimizde yaşadığımız olayı anlatmak istiyorum:
    Yıl 1962 Erkek Sanat Okulu orta kısmına gidiyorduk.Kasım veya Aralık ayı başlarında hafta sonu cumartesi günü açık kamyon üzerinde köye gittik. O gece yaklaşık 30-40 cm kar yağmıştı ama Pazar günü     Konya’ya gitmemiz gerek çünkü pazartesi sabahı okula gidecektik. Kamyonun kasasındaki yükler üzerine bindik Konya’ya doğru yola çıktık. Kar yağışı durmuş güneş açmış yavaş yavaş karlar erimeye başlamıştı.
Üzerimizde palto, kaban yoktu yalnız ceket içinde annemin ördüğü V yakalı bir kazak vardı. Annem iki gözlü küçük bir heybenin içerisine yoğurt, tuluk peyniri, tereyağı, bulgur ve pancardan yapılmış pekmez koymuştu.
     Hava güzel güneşli yumuşak karda kamyon yolu ortalayıp karları yırta yırta gidiyor kamyon kasasında rahatımız iyi Keçimuhsine köyünün önüne kadar geldik.
Şöför kamyon akis kesti gitmemizin mümkün değil burada kalacak herkes başının çaresine baksın dedi. Kamyondan indik kış günü öğleden sonra saat 13.00- 14.00 civarı…
    Bir kısım yolcular 2,5 km uzaklıktaki Keçimuhsine köyüne gidip geceyi orada geçirip pazartesi günü gelecek kamyonla Konya’ya gitmeye karar vererek oraya gittiler.
Bir kısım yolcular da “Beyşehir yoluna yaklaşık 5- 6 km var yayan olarak yürüyüp yoldan geçen kamyon veya otobüslere bineriz Konya’ya gideriz” dediler.
    Pazertesi okul açılacağı için biz bu gurubun içine katıldık. Heybemizi ve çantalarımızı yanımıza alarak birlikte yürümeye başladık. Beyşehir yoluna şimdiki Altınapa barajının olduğu yerdeki Altınapa hanına geldik. Biraz handa dinlendikten sonra yola çıktık.
    Yoldan geçen kamyonların büyük kısmı şeker fabrikasına pancar taşıyordu, işaret ediyoruz dursun da binelim ama şöförler durunca karda belki kamyonunu hareket ettiremeyeceğini düşünerek durmadı.
    Gelen otobüsler de tıklım tıklım dolu olduğu için durmadı. Karla kaplı yolda bir yandan yürüyor diğer yandan gelen vasıtalara durması için işaret etmeye devam ediyorduk.
    Bu vaziyette 1400 rakımlı Belen başına geldik. Konya’yı uzaktan gördük, sevinmeye başladık. Yokuş aşağı yolumuza daha rahat devam ediyoruz. Bu vaziyette gidersek akşam hava kararmadan Konya’ya varacağımızı düşünerek Beyşehir yolu ile Dere yol ayırımının yanına geldik.
    Konya’ya 7- 8 kilometre yolumuz kalmıştı. O zamana kadar hava güneşli karlar yumuşak bizde güle oynaya yolda yürümeye devam ediyoruz. Şimdi o yol iptal edildi, Karayolları kontrol binasına yakın keskin bir viraj vardı, tam burada kar fırtınasına yakalandık. Birbirimizi göremeyecek derecede, hani derler ya göz gözü görmüyor işte öyle bir fırtınanın içinde bulduk kendimizi.
Esen rüzgarın şiddetinden ağzımızı açamıyor nefesimizi dahi alamıyorduk.
    Osman’la birbirimize yaklaştık el ele tuttuk o anda fırtına ve soğuk içerisinde sırtımdan bir ter boşaldı sanki yazın 40 derece sıcağında kalmış gibi terliyordum. Ama aynı zamanda o soğukta üzerimizde palto atkı ve kışlık giysilerimiz olmadığı içinde üşüyor ve titriyorduk.
Daha sonra konuştuğumuzda kardeşim Osman ve bizimle beraber olan diğer 3 arkadaşlarımızda aynı şekilde hem terleyip hemde üşüdüklerini anlattılar.
    Bu sıcak ter boşalması galiba orada soğuktan öleceğimizi düşünmeye başladığımız için ölüm korkusunun bize verdiği sıkıntının terlemesiydi.
“Allah’ım bizi bu zor durumdan kurtar, sağlıklı şekilde Konya’da evimize varalım, pazartesi günü okulumuza gidelim” diyerek bildiğimiz duaları okumaya başladık.
Ne yolu görebiliyorduk ne de birbirimizi… Artık her şeyden ümidimizi kesmek üzereydik, ölürsekte birlikte ölelim diyerek bir araya toplandık, birbirimize sarıldık tipinin geçmesini beklemeye başladık.
    Bir taraftanda yarın bizi karların altında nasıl bulacaklar diye düşünürken hani bir söz var “Öldürmeyen Allah öldürmez” derler, biz bu zor durumda ölümle burun buruna geldiğimiz Belen başından inip Dere yolu sapağında yaşadık.
    Bu yolculukta kardeşim Osman’la birlikte işe gidecek 3 arkadaşımızın da dahil 14-15 yaşında toplam 5 kişiydik.
İçimizde hiç yaşlı yoktu belki gençlik heyecanı, macera yaşamak arzusu veya kendimizi ispatlamak amacıyla bu yola çıkmıştık.
   Hani bir söz var “Kış kışlığını yapar, kış gününde havalara güvenilmez puşta puşluğunu yapar” derler o yaşlarda bu sözün ne demek olduğunu bilmediğimiz için yola çıktık galiba.
    Yaklaşık 35 Km yolu karda kışta yayan yürüyerek Konya’ya gelmek isteyen 5 çocuk denecek yaşta gençler hayattan tam ümidimizi kesmek üzereydik ki, o fırtına ve tipi içerisinde 2 çoban, 3 köpek ve 200 kadar koyun sürüsünün içinde bulduk kendimizi.
    Dere yol ayırımında böyle günlerde yolda kalan insan ve hayvanların korunması için hayırseverler tarafından taştan yapılan üstü kapalı kapısı yok örtme koyun ağılı 50 metre ilerimizde bizi bekliyormuş.
Koyun çobanları bu yeri bildikleri için bize bizim yanımızdan ayrılmayın dediler. Koyunlar, köpekler ve çobanlarla birlikte yürüyerek 70 metrekare kapısı olmayan bu yere sığındık.
   Akyokuş yolu üzerinde hayatımızı kurtaran ağıl
Koyun sürüsü Derelilerin çobanlar da Sulutas köyündenmiş. Tipi ve fırtınada içine girdiğimiz koyun ağılının kapısı olmasa bile koyunların sıcaklığı ve yanımızda bulunan çobanların varlığı ile ölüm korkusunu üzerimizden atarak rahatladık.
    Bu küçük koyun ağılında fırtınanın ve karın dinmesi için yaklaşık 2 saat bekledikten sonra hava karardı. Soğuk ve kar yağışı devam ediyordu. Çobanlardan birisi “Ben koyunlarla beraber burada kalayım, sen de gençlerle birlikte Dere’ye git.
    Koyunların sahiplerine koyunlarının diğer çoban ve köpeklerle sağlıklı yerde olduğunu bildir, merak etmesinler” dedi.
“Sabaha kadar bu gençler burada kalırlarsa üstleri içlerine kadar ıslak, üzerlerinde doğru dürüst soğuktan koruyacak giysileri yok, gece ayazında donarlar. Dereye gidin sabahlayın, yarın da Dere otobüsüne binerler Konya’ya giderler” diyerek bizi yolladı.
Diğer çobanla birlikte yola çıktık, yer yer 30- 40 cm kalınlığında kar içinde, çobanın izine basarak, düşe kalka Dere’ye doğru gidiyoruz. Hava karardı, akşam oldu her yer karanlık…
    Dere’ye ulaşamadık ama 3 km uzaklıktaki Dere hidroelektrik santralının olduğu yere geldik.
Çoban sırtındaki tek kırma tüfeği ile havaya ateş etti. Bekçiye bizim geldiğimizi haber verdi, bekçi binasına ulaştık.
Çoban bekçiyi tanıyormuş, kapısını çaldı durumu anlattı. “Bu kar ve soğukta Dere’ye ulaşamadık, senin evde tanrı misafiri olarak kalacağız” dedi.
Sağ olsun bekçi hiç itiraz etmeden hepimizi içeri aldı, küçük holündeki odun sobasını hemen yaktı.
Sanki suya düşmüş gibi her tarafımız ıslak üzerimizdekileri çıkarttık sobanın etrafına serdik kurusun diye. Yiyecek birşeyler getirdi, karnımızı doyurduk. Sıcak sobanın karşısında olduğumuz yerde sabaha kadar üst üste uyuduk.
Sabah oldu, ıslak elbiselerimiz kurumuş giydik. Tekrar yürüyerek 3 km uzaklıktaki Dere’ye geldik. Belediye otobüsüne bindik öğleden sora ölüm korkusu içerisinde geçen yolculuğumuzu yaklaşık 36 saatte tamamlayıp sağlıklı bir şekilde Konya’ya geldik.
    Köyde babamın ve annemin olaydan haberleri yok, biz de onlar kızacaklar diye başımızdan geçen maceralı yolculuğu epey sonra anlattık.
    Bu maceralı, uzun ve yorucu yolculukta karda yürürken hiç unutmam, azık heybemizi sırtımızda, çantamızı elimizde taşıyarak gidiyorduk.
    Heybeyi kardeşim Osman’la beraber yoruldukça sıra ile taşıyorduk. Heybe taşıma sırası bende iken heybeyle birlikte karın içine arka üstü düştüm. Heybe taşa çarptı pekmez çömleği kırılmış ve pekmez heybenin içine akmış. Konya’ya geldiğimizde heybenin içindeki azığımız ekmekler, peynir, yoğurt, yağ hepsi pancar pekmezine bulaşmış.
Ayrıca üstümdeki ceket ve pantolonum da heybeden sızan pekmeze batmıştı.
Bizim hayatımızı kurtaran çobanlardan birisi yıllar sora Nalçacı Caddesindeki Mühendislik büromuza geldi, tanıştık.
   O anları tekrar hatırladık, sohbet ettik. Birlikte yemek yedik, bir ihtiyacı olursa yardım edeceğimizi bildirerek ayrıldık.
    Bizim hayatımızı kurtaran küçük hayvan ağılı Beyşehir yolu üzerinde idi.
    Akyokuş tepesini çıktıktan sonra eğri ve virajlı yol vardı onun köşesinde idi.
    Şimdi o virajlı ve eğri yol düzeltildi bize kucak açan ağıl ormanın içerisinde kaldı.
    Aradan yaklaşık 59 yıl geçmesine rağmen her köye gidişimde bu yerden geçerken bu olayı hep hatırlarım.