BAŞARAKAVAK KÖYÜ VE YAYLALARI
Belli bir yaştan sonra insanda oluşan fiziki değişimler sonunda durağan bir yaşama geçeriz. Fakat doğduğu büyüdüğü köyüne, yaylasına gittiği zaman yaşadığı yerleri dağını, ormanını, pınarları, yemyeşil çayırları ve tarlalarını görünce hatıralar ve anılar yeniden canlanır insana yeni bir güç ve enerji gelir.
Başarakavak köyü Konya İl merkezine 35 km uzaklıkta olup günümüzden yaklaşık 700 yıl önce Selçuklular zamanında kurulmuş. O yıllarda geniş otlaklarda pınar başlarında Saraya ve orduya at yetiştirmek yetiştirme çiftlikleri kurulmuş. Osmanlı döneminde de aynı çiftliklerde at yetiştirilmeye devam edilmiş. Başarakavak dağlık, ormanlık, ekilebilir tarlaları ve sulak bahçeleri olan 50’e yakın pınar ve çeşmeleri ile meşhurdur. Çevresi ve dağları önceki yıllarda çam ağaçları ile kaplıymış. Alaaddin camisinin tavanındaki ağaçlar Başarakavak ve civarındaki ormanlardan kesildiği söylenmekte. Zaman içerisinde ev yapmak ve ısınmak için köylüler tarafından yakın yerlerdeki ağaçlar kesilmiş. o yerlerde ağaç kalmamış Orman Bakanlığı 30 yıldır bu yerleri ağaçlandırmaya devam ediyor.
Başarakavak köyünün hudutlarında Tat köy, Küçük Muhsine köyü, Ulu Muhsine köyü, Bulamas (Dilekçi) köyü, Tepeköy(Tepekent), Zaladın köyü, Bilecik köyü. Kestel köyü, olmak üzere 8 köy ile komşudur. Yaklaşık boyu 30 km. eni 20 km. Uzunluğunda 600 kilometrekarelik büyük bir alanı kaplamakta. Bu yerleşim yerlerinin tamamı Konya Büyükşehir belediyesine bağlı ilçelerin mahallesi oldu.
BAŞARAKAVAK KÖY İÇİNDEN GÖRÜNTÜ
Başarakavak’ta halk geçimini tarım ve hayvancılık alanlarından geçimini temin ederler. Fasulyesi çok meşhur olmasının sebebi pınar sularıyla sulanmakta ayrıca meyve, bahçe ile geçimini sağlayanlar da ağırlıkta tavukçuluk ve alabalık üretimin tesisleri de mevcuttur.
BAŞARAKAVAK YAYLALARI
Başarakavak’ta köy önünde Killik yaylası, Beygölü yaylası, Tilki ini yaylası, Çat yaylası, Çeltek yaylası, Elbizli yaylası, Kaya üstü yaylası, Embeles yaylası 8 ad yayla var.
Ketenlik boğazında ise Cırık yaylası, Kürt Ahmet’in yaylası, Ala Bekir’in yaylası, Topuzgilin yaylası, Tosungilin döllüğü, Fedek yaylası, Torunların döllüğü, Üç pınar yaylası, Gavur Ketenliği yaylası olmak üzere toplam 9 ad yayla var. Toplam yayla sayısı 16 ad Başarakavak köyünde çeşitli zaman içerisinde değişik mevkilerde kurulan bu yaylalarda 60 yıl öncesine kadar toplam 50-60 bine yakın küçükbaş hayvan yetiştiriciliği yapılmaktaydı.
Ne yazık ki günümüzde küçükbaş hayvancılık yapılan yayla sayısı 5-6’ya koyun keçi sayısı da 4 bine düşmüş. Bu yaylaların bir kısmında koyunları otlatacak güdecek yerli çoban bulunamadığı için Afganlı çobanlar çalışmakta.
30 yıl öncesi bu yayların büyük kısmına elektrik enerjisi gelmesine rağmen, köylüler yaylalarda koyun keçi yetiştirmekten vaz geçitler. Yaylada kalacak koyunları sağacak, peynir, yoğurt yapacak öncelikle kadınlar azaldı çıkılmayan sahipsiz kalan yaylaların bir çoğu da yıkıldı. Hayvanların yayıldığı otlandığı dağlar bom boş kaldı otları yiyecek hayvan kalmadı.
KETENLİK BOĞAZINDAKİ YAYLALAR
Başarakavak köyünde en çok yayla ketenlik boğazında, ketenlik çayı etrafında 20 kilometre uzunluğundaki ketenlik vadisinin su başlarına yakın olan yerlerde değişik kişiler tarafından kurulmuş.
Yayların isimleri: Köye en yakın olan Cırık yaylası, Kürt Ahmet’in yaylası, Ala Bekirin yaylası, Topuz gilin yaylası, Tosungilin döllüğü, Fedek yaylası, Torungilin döllüğü, Ketenlik Üç Pınar yaylası, Gavur ketenliği yaylası olmak üzere 9 adet yayla vardı.
Bu yaylalardan Fedek yaylası, Gavur Ketenliği yaylası, Ketenlik Üç Pınar yaylasını Hacı Osmangil olarak anılan bizim sülalemizin büyük dedeleri tarafından kurulmuş. Gavur ketenliği yaylası denizden 1750-1800 metre yükseklikte olup Karadeniz yaylalarını aratmayacak şekilde çam ormanları ile kaplıdır. Bu 9 yayla içinde Ala Bekir’in yaylası, topuzgilin yaylası ve gavur ketenliği yaylasında çoçukları veya torunları az sayıda küçükbaş koyun keçi yetiştirmeye devam ediyorlar.
Küçük Hacı Osman’ın Ağanın oğlu dedemin babası Kara Mehmet Ağa 1876 yılında doğmuş. 1932 yılında yaylada bir gece atının ürkmesi sonucu attan düşmüş. Beyin kanaması geçirmiş o yıllarda Konya’da tedavisi mümkün olmadığı için İstanbula götürmüşler maalesef orada da tedavisi yapılamamış 52 yaşında vefat etmiş. Kara Mehmet Ağa’nın yalnız başına yaylada beslediği 10 bin’e yakın küçükbaş koyunun ve keçisi varmış. İki hanımıyla birlikte yaylayı ve çobanları idare ederlermiş. Hayvanları satmak için çobanları üç pınar yaylasından sürüyü yayarak otlatarak 3 ayda İzmir’e götürürlermiş.
BAŞARAKAVAK KÖYÜNÜN VE ÇEVRENİN EN GÜZEL YAYLASI ÜÇ PINAR YAYLASININ ÖZELLİKLER.
Ketenlik boğazındaki üç pınar yaylası Başarakavak köyünün ve çevrenin en güzel yaylası olmasının sebebi ve özlelikleri: Başarakavak köyünden uzaklığı 13 km. Konya’dan uzaklığı 48 km deniz seviyesinden yüksekliği 1700- 1750 metre. Etrafı ormanlık dağlarla çevrili düz bir arazide büyük dedelerimiz tarafından kurulmuş. Bir kilometrekare alan içerisinde yıllarca aynı yerlerden yer yüzüne çıkan Baş pınar, Gazezgilin pınarı, kötü Musagilin pınarı, Üç pınarlar olmak üzere 8 adet pınar mevcut. Yaylanın etrafında yine Hacı Osmangil sülalesinin ekilen dümdüz tarlalar var. Büyükbaş hayvanların yayılması için geniş otlakları ve çayırları var. Diğer özelliği Baş Pınar Ketenlik çayının ilk çıkış noktası olup yayladaki diğer pınarlardan çıkan sular ile birleşerek Ketenlik çayını oluşmakta. Başarakavak köyünün ekili arazilerinin büyük kısmı ketenlik üç pınar yaylasından çıkan sularla sulanıyor. Ayrıca Ketenlik yolu üzerindeki Meme oğlu pınarı da Başarakavak Köyünün içme suyunu karşılamakta.
Ketenlik çayı üzerine eski yıllarda muhtelif yerlerinde kurulan 60 yıl öncesine kadar bir çoğu faal olarak çalışan 8 adet su değirmeni de Ketenlik Üç Pınar yaylasından çıkan sularla çalışmaktaydı. Altınapa barajına gelen devamlı suların en büyüğü yine Ketenlik çayından gelmekte. Altınapa barajı yapılmadan önce de Konya’nın, su ihtiyacının büyük kısmını karşılayan meşhur Meram Bağlarını ve çevresinin suları yine Ketenlik Üç pınar yaylasından çıkmakta. 1985 yılından itibaren Konya’nın içme suyunun yüzde 25’i Akyokuş arıtma tesislerinde arıtılıp verilmekte. Yıllarca önce başlayan Dere hidroelektrik santralı da bu suyla çalışıp elektrik üretmeye devam etmektedir.
İLK BAHARDA NİSAN AYINDA YAYLALARA ÇIKILIR
Üç pınar yaylasına eski yıllarda 15- 20 köylü aile koyunları ve kuzuları ile birlikte Nisan ayı başında yaylaya çıkarlar. Yaylada yaz boyunca dağlarda yetişen otlar, çiçekler, kekikler içerisinde koyunları çobanlar otlatır. Koyun sahibi kişiler süt sağar yoğurt, peynir, yağ yapar. Ürünlerini sıcaktan korumak için Bastırdıkta muhafaza ederlerdi. Ekim ayı sonunda havalar soğumaya başlayınca yayladaki insanlar bir yaz biriktirdikleri yoğurt, peynir, yağ çömlekleri ile birlikte köye döner. Koyunlar yaylada kalır bu olaya yayla göçmesi denirdi.
Bizim yaylada olduğumuz yıllarda yalnız Üç Pınar yaylasında toplam 4 bine yakın küçükbaş hayvan vardı. Yaylaya çıkıldığı zaman yaz boyunca sağmal koyun sürüsünü, yoz sürüsünü, kuzu sürüsünü ve sığır sürüsünü yayacak, otlatacak en az 4 çoban yaylaya çıkan kişiler tarafından tutulurdu. Bu çobanların tüm ücretleri, giyecekleri, yiyecekleri, hayvan sayısına göre hayvan sahipleri tarafından ödenirdi. Bu sürüleri kurtlardan koruyan köpekler ve yiyeceği de yaylaya çıkan kişiler tarafından karşılanırdı.
BİZİM KETENLİKTEKİ ÜÇ PINAR YAYLAMIZ YIKILMIŞ ÖREN VİRAN OLMUŞ !!!
Üç pınar yaylasına yaklaşık 15 yıldır kimse çıkmadığı ve boş kaldığı için evlerin tamamı ile birlikte büyük ağıl da yıkılmış geriye taşları kalmış. 30 yıl önce elektrik enerjisi getirmek için epey uğraş verdiğimiz elektrik enerji hattının telini ve trafosunu da çalmışlar.
Bizim yıllarca yaşadığımız yayla evimizin yıkıntıları içerisinde sağlam bir duvar ve tek pencere boşluğu kalmış. Yayla evimizin yıkılmış hali bana üzüntü verdi. Torunlarımız burada gerçekten siz yaşadınız mı diye soruyor aldıkları cevap karşısında pek inanası gelmiyor. Yaylaya çıkılmadan önce kışın kar altında kalan taştan yığma evlerin yıkılan kısımları tamir edilirdi. Daha sonra yaylaya gidecek eşyalar kağnı, araba veya eşeklere yüklenir yayla çıkılırdı.
ÜÇ PINAR YAYLASININ PINARLARI, EĞRİ IRMAĞI, BÜKLERİ YEŞİL ÇAYIRLARI VE DAĞLARI BİR BAŞKADIR.
Dağların büyük kısmı çam ve ardıç ağaçlarıyla kaplı olduğu için kışın yağan kar ve yağmur sele dönüşmez çoğu toprak tarafından hemen emilir. İlk baharla birlikte havalar ısınmaya başlar karlar erir Nisan yağmurları ile birlikte yıllarca aynı yerden çıkan kaynayan 8 adet pınarın sularıyla da birleşerek Ketenlik çayını oluştururlar.
İlk baharla birlikte yayladaki tüm canlılar uyanmaya başlar ilk önce Çiçekler, kardelenler karı delerek yer yüzüne çıkan çiçekleri, pınar başlarında sarı sarı açmış menekşeler, mor sümbüller dağlarda açmış öksüz oğlan çiçekleri, dağ nevruzları dağ kekikleri ile çeşitli çiçekler tüm yaylayı ve dağları kaplar. Ilık ılık esen rüzgarın etkisiyle çam ve ardıç kokularını birleşmesiyle yaylada yaşayan insanlara görsel ve ruhsal güzellikler içerisinde mutluluk verirdi.
Isınan toprakla birlikte otlarlar böcekler, kuşlar, tarla fareleri, geleniler, yılanlar kış uykusundan uyanmaya başlar. Dişi kuşlar çeşitli seslerle erkek kuşları çağırır birlikte yuva kurmak için çalışmaya başlarlar. Ekili tarlaları baş düşmanı kemirgen geleniler de yavrularını delikten çıkartır. Bıldırcın ve keklikler öterek eşlerini bulur su başlarına otların arasına yuvalarını yapar yumurtlar ve yavrularını çıkartırdı.
Pınarlardan çıkan suyu gören torunlarımız bu sular yerden nasıl çıkıyor diye sormaya başladılar. Haklı olarak suyu çeşmede muslukta veya damacana içerisinde görüyorlar. Bizim gibi yayladaki testiden suyu içmeyi, pınarın gözünden yüz üstü yatarak suyun içindeki küçük böceklerin , küçük kurbağa yavrularını seyrederek içmeleri mümkün olmadığı gördük. 400 metre yukarıdaki bizim tapulu tarlamız içinden çıkan Kazezgilin pınarının suyunun bir kısmını Başarakavak yolu üzeri Klavuz’un ağzı harman yerine getirdik 43 yaşında vefat eden rahmetli Babam Mustafa Lütfi ve Annem Fatma Başaran hayratı olarak geç olsa bir çeşme yaptık.
60 YIL ÖNCESİ YAYLA YAŞAMI VE ANILARIM
Yemyeşil dağları, dümdüz çayırları, şırıl şırıl akan su sesleri içerisindeki pınarları, sabahın ilk ışıklarıyla dağlara yayılmaya giden koyunların, keçilerin boyunlarına takılan kerek ve çan sesleri eşliğinde çobanlar sürüsünü götürmeleri, yeni doğmuş kuzuların analarınından ayrılmamak için melemeleri unutulmazdı. Boyunlarına takılan akrep dediğimiz dikenli tasmalarıyla heybetli görünüşleri ile yarışa çıkacak araba gibi arka ayaklarıyla yeri kazıyarak toz çıkartan çoban köpekleri görülmeye değerdi.
Sabah yavrusundan ayrılan ineklerin böğürmeleri çobanının tek tek sığırları toplayıp dağa yayılmaya götürmesi yanında sabahın alaca karanlığında atların kişnemesi, çeşitli sesler çıkararak anıran eşeklerin sesleri yaylayı inletirdi. Ninemin ilk işi gece üzerini soğuması için açtığı bastırdığın üzerini hava ısınmadan sabah namazı ile birlikte örtmekle başlayan işi yassı ezanı sonuna kadar devam ederdi. Yayladaki kız çocukları allı morlu şalvarları ile pınardan evin su ihtiyacı testilerle çeker evdeki kapları doldururlardı. Yayladan uzaklaşmaya başlayan çobanların bazıları uzun hava çeker bazılarıda yanık yanık kaval çalardı.
Köyde ve yaylada yaşam neden bitti dersek, köyde ve yaylada işi yapacak, hayvanlara bakacak, tarlada çalışılacak ekecek, dikecek biçecek öncelikle hanım yok. Çalıştıracak kişi bulamıyorsun veya sarf ettiğin emek ve paranın karşılığını alamıyorsun. Televizyon ve sosyal medyada şehirliyi, şehirdeki yaşamı gören köylülerde özenti başladı tarlada, bahçede çalışmak yok, hayvanlara bakmak yok, odun kesmek yok, soba yakmak yok, her şey kolay gözüktüğü için köyler ve yaylalar boşaldı.
YAYLADA BİZİM BAŞLICA GÖREVLERİMİZ
Biz yaylaya okul tatil olunca gider okullar açılıncaya kadar yaylada kalırdık. Yayla yaşamımız babamın vefat ettiği 1965 yılına kadar devam etti. Yaylada daha çok yaşlı nineler vardı. Onlara yardım eden kız torunları ve çalışan kişiler vardı.Havaların ısınmasıyla eğri ırmak, büklerde çayırlarda büyüyen otlarda atları, öküzleri, eşekleri, yaymaktı. Atları ön ayağından iple 15 metrelik zincire bağlar bir yere gitmesin diye sikkeyle yere çakardık veya başlık takarak elimizle otlatırdık. Öküzleri yaymak çayırlarda otlatmak için bir yere bağlamazdık serbestçe salık yayıldıkları için onları devamlı kontrol altında tutarak yayardık.
Şimdi pınar sularının soğuk olmasından dolayı elimizi yüzümüzü yıkamata zorlanıyoruz biz o yıllarda pınarların içinde çimer yıkanırdık. O soğuk suya nasıl dayanırdık vücudumuz soğuk suya kaşı dayanma gücü daha çoktu galiba.
Bizans’lar tarafından yapıldığı söylenen başta baş pınar ve diğer pınarlarının hem su akış hızının yavaşlaması hem de yeşil alanın artması için düz yerde kısa mesafede büklümler yaparak yapılan eğri ırmak ve çevresinin çok güzel görüntüsü vardı çok zamanımız burada geçerdi. Eğri ırmak üzerine dağdan indiğimiz taşlarla bent yaptık yaptığımız mini gölette çimer yüzmeyi burada öğrendik. Eğri ırmak çevresinde çokça bulunan Geleni bazı yerlerde tarla aslanı denilen bu kemirici hayvanlar ekili arazinin neredeyse yüzde 10’u yerdi.
Rahmetli Babam babam bize günde 80-100 tane tutacaksınız derdi.Yaylada küyün sürülerini koruyan yaklaşık 15’e yakın koyun köpeği vardı bir kaç tanesi dişi diğerleri erkekti. En büyük eğlencemiz yavrularla 6 aylık olunca onlarla birlikte saatlerce çayırlarda birlikte koşar oyun oynar bizim pantolonlar da her gün param parça olurdu.
Gece boyunca koyun sürüsünü kurtlardan korumak için uyumayan köpekler yaylaya geldiği zaman hemen ağaç gölgesinin altında uyumaya başlar. Uyku halinde ağzını açıp vücudunu soğutmak için dili dışarıda uyurlar. Biz de sessizce yanına yaklaşır köpeğin dilini avuçlar asılır niye uğradığını şaşıran köpek karşısında bizi görünce hiç ses çıkartmaz tekrar uyumaya başlardı.
Yaylada gaz yağı ile çalışan sehpa üzerindeki lamba etrafında gece toplanırdık. Ablalarım kanaviçe, tentene elişilerini yapar bizde ikmali kaldığımız derleri çalışırdık. Yaylada çamurlu sulu yollarda yürürken vıcık vıcık ses çıkaran Ankara lastik ayakkabılarım vardın kışın soğuk yazın sıcak tutardı.Yağmur yağarken etrafa yayılan toprak kokusunu hiç bir yerde bulamadım.
Yaylada yaşadığımız evimiz yığma taş yapılmış dışı sıvasız içi çamurla sıvanmış tek odalı küçük bir penceresi olan ısınmak için odun yaktığımız bir ocağımız vardı. Hepimiz bu yaşam odasında yemeğimizi yer yatakları sere uyurduk.Dışarıda ıslanıp ocak başında kurumak ve uyumak için yarış ederdik. Evimizin tahtadan yapılmış basit kapısı vardı. İkinci oda süt evi olarak kullanıyorduk orada kollu süt makinası vardı o makina ile sütün kaymağını ayırmak için çekerdik.
Yaylada evle bitişik üzeri açık taştan yapılmış peynir, yoğurt, yağı muhafaza eden günümüzün soğutucuları yerine kullanılan Bastırık vardı. yeri ile koyunların sağıldığı kuzularıyla emiştiği yatsı açık yarısı kapalı ağılımız vardı.
O yıllarda küçük şeylerden çok mutlu olurduk. Koyunların yattığı yer suvattan dükülen yünleri toplar biriktir çerçilerin gelmesini beklerdik. Çerçilerin gelmesine çok sevinirdik, eşeği üzerinden indirdiği sandık ve heybetlerinden çıkardığı satacağı malzemeleri yere yayar bizde hem seyreder hem de fiyatlarını sorardık. Topladığımız yün ile neler alabileceğimizin hesabını yapardık. Sanki kendimizi bu günün AVM sinde gezinen çoçuklar gibiydik hiç bir şey almasakta tüm malzemelerini görmek alış veriş yapanları seyreder saatlerce çerçinin başından ayrılmazdık.
Çerçiden en çok sapı boynuzdan kıvrık cep bıçağı ile yiyecek şeker, üzüm, incir vb. satın alırdık. Bizim yaylaya eşekleri ile gelen çerçilerilerin tamamı Sulutas köyünden gelirdi.
Sanat okulu orta kısmına devam ederken ikmale kaldığımız derslerden eylül ayında yapılacak imtihanlara hazırlanırdık. Sabah kalkınca Ninem tandır ekmeği ikiye ayırır alt kısmına 1 cm kalınlığında kaymak sürer üzerine de toz şekeri dökerdi yedikten sonra ders çalışmaya başlardık. Yaklaşık 3 saat aralıksız çalışır saat olmadığı için güneşin duvara geldiği yeri işaretler o yere güneş gelinceye kadar aralıksız çalışırdık. Derse ara verdiğimiz zaman eski don lastiğinden yaptığımız sinek sapanı ile peynir, yağ, yoğurt bastırık etrafında çevre temizliği yaparak kara sinek avlardık. Her gün kişi başına ortalama 150-200 sinek vurup öldürürdük.
Atların, eşeklerin, köpeklerin biri birleri ile boğuşmasını zevkle seyrederdik. 1960 yılında Erkek Sanat Okuluna giderken herkes elinde Tommiks, Teksas, Zagor. RetKit okuyordu. Bizde bu kitaplardan bir ev dolusu kitap olsa yayladan hiç gelmeden bir sezon öküz ve at yayalım derdik. Ekinler işlenmeye başladığı zaman tarlada tırmık çeker harmanda düvel sürer babama yardım ederdik.
YAYLADAN KIŞ GÖRÜNTÜLERİ

YAYLADA İLK BAHAR GÖRÜNTÜLERİ

