Ramazan ayı; Müslümanlarca sabır, ibadet, rahmet, mağfiret ve bereket ayı olarak kabul edilmiştir. Ayı zamanda “on bir ayın sultanı” olarak kabul edilmektedir.
Eski Ramazanlar bir başka olurdu diye başlayan bu beylik lafı hep duyarız, bazen biz de söyleriz.
1930 yılında Başaralı Konağında Ramazan ayın da neler yaptığını Babaannem bana anlatırdı.
Başaralı Konağının bir bloğu Başarakavak köyünden çevresinden ve diğer yerlerden gelen misafirleri ağırlamak için 22 odası ve müştemilatı ayrılmış.
Ramazan ayında iftar vaktinde misafir sayısı artarmış. Her iftar vakti 5-6 sofra misafirler için kurulurmuş. Türbe önünden geçen vatandaşlara birlikte iftar yapalım diye davet edilirmiş.
İftarı açtıktan sonra birlikte akşam namazını kılarlar, tekrar yemeğe devam ederlermiş. Yatsı namazını ve teravih namazını Sultan Selim Camisinde kılarlarmış. Daha sonra konağın en büyük salonunda toplanıp dini ve ilmi sohbetler yapılırmış. Bu toplantıların bir çoğuna da Hacı Veyis Hocada katılırmış. Büyük dedem medrese mezunu hayır sever birisiydi Hacı Veyis hoca ile çok iyi dostmuş.
Osmanlı döneminden gelen bir gelenek diş kirası. Maddi geliri yüksek olan zengin kişiler evlerinde ramazan ayı münasebetiyle çeşitli ziyafetler verirmiş. Misafirler evi terk etmeden önce bir kese içinde hediyeler ya da altın paralar verilirmiş.
Başaralı Mustafa Zade’de Osmanlı geleneğini takip ederek misafirlere hediyeler vererek misafirlerini memnun etmek için elden gelen her şeyi yaparmış.
Sultan Selim Camisi minareleri arasına mahyalar asılırmış, ramazan davulcuları, iftar sofrasındaki susam kokan sıcak pideler, şerbetler, nefis yemekler, sofralarda davetlilere ziyafet vermekten zevk alırmış.
GÜNÜMÜZDE RAMAZANLAR NASIL OLUYOR
Bizler günümüzde eski ramazanları gerçekten arıyormuyuz ? Hiç sanmıyorum çünkü ramazan olduğu yerde duruyor.
Eskiyen ramazanlar değil, bizleriz. Değişen biziz, değiştik, eskidik, yozlaştık ramazanın tadını hissettiren duygularımızı yitirdik. Bencilleştik, maddi doyuma odaklandık, onun için ramazanlar artık eski tadı vermiyor.
İstesek eski günlerimizdeki ramazanları şimdi de yaşayabiliriz, yaşatabiliriz. Niye olmasın? Bugün eskiye göre çok daha fazla imkanlara sahibiz. Herşeyi daha kolay yapabiliriz. Yeter ki isteyelim, samimiyetle isteyelim.
Öncelikle paranın, malın, makamın, şöhretin, gücün dünyasından biraz çıkıp; gönlümüzün, aklımızın, ruhumuzun uçsuz bucaksız iklimlerine doğru birkaç adım atalım.
Bizi yokluktan varlığa çıkaran, bize hayatı lütfeden, insan olarak değerli kılan, bize içinde yaşadığımız Dünyayı bağışlayan, her nefeste bize yeniden hayat veren Rabbimize şükredelim.
Eskiden iftar vakti, bir tas çorba, mis gibi kokusu yayılan bulgur pilavı, kokulu pide ve salata ya da yeşillikle süslenmiş sade sofralarının verdiği hazzı bugünün zengin sofralar da almamız mümkün değil.
Akşama kadar Müslüman gibi oruç tutup, akşam iftar sofrasında, neyi yiyeceğimizi şaşırır haldeyken o eski ramazan sofralarının tatlarını nasıl bulabiliriz?
Özellikle iftar davetlerinde, öylesine çok çeşidin arasında boğuluyoruz ki ne çorbanın sıcaklığını, ne pidenin kokusunu, ne salatanın tadını vs. algılayabiliyoruz.
Sonuç; patlayıncaya kadar mideyi doldurmuş ama hiçbir yiyeceğin gerçek anlamda tadını alamamış halde sofradan kalkmak oluyor.
Ramazanın bolluğu diyerek kendimizi kandırmayalım. Ülke ve insanlar zenginleşiyor, zenginleştikçe hayatımızın tatlarını birer birer kaybediyoruz.
Ramazanın bereketini sadece mide ile ilişkilendirmek ne kadar doğru olabilir? O, arınmanın, affın, mağfiretin, kulluğun, sevginin, merhametin kat kat bereketle verildiği bir aydır.
Öte yandan maddi bereketin sadece kendi hanemize değil, fakir fukaranın, ihtiyaç sahiplerinin evlerine yayılmasının gerektiği bir aydır.
Ülkemizin ve İslam aleminin Ramazan ayı mübarek olsun.
