Harmanın iki başına yığılan koni şekildeki buğday veya arpa yığınına “çeç” denirdi. Babam çeç yığınının büyüklüğüne bakarak savrulan tınazın ne kadar buğday veya arpa verdiğini tahmin edebilirdi.
Biz ilk tınazın savrulmasından sonra harman yerine kürk veya kepenek götürürdük. Bir kişi harman yerinde yatardı. Evleri harman yerine yakın olmayan komşularımız ise ilk harmanı atmalarıyla birlikte harman yerinde yatmaya başlardı.
Bunun sebebi ise başı boş dolaşan hayvanlardı. Bu hayvanlar gece gelerek bin bir emekle ortaya getirilen harmanı ve zahireyi yiyerek hastalanabilir hatta ölebilirler veya çeci çok kötü bir şekilde dağıtırlardı. Çok az da olsa tenha harman yerlerinde bazen zahire hırsızlıkları da olurdu. Ama bizim harman yerinde yatma nedenimiz genellikle başıboş hayvanlardı. Harman yerinde işçimiz olduğu yıllarda o yatar, işçimizin olmadığı zamanlarda da babam veya amcam yatardı.
Harman yerinde yığılı çeçler
Harman yerinde yatanlar bazen ıslanırlardı da. Yorgun argın ölü gibi yatan insan, geceleyin başlayan yaz yağmurunun tıpırtısıyla uyanamazdı. Ancak zaman geçer yağmur artarsa o zaman uyanabilirdi. Tabi kürkü veya kepeneği ıslanmış olurdu.
Çeç ortaya çıkmışken döven sürme işi devam ederdi. Çıkan çeçin bekletilmeden hemen kaldırılması gerekirdi. Çünkü plastik örtüler henüz hayatımıza girmediği için yağmur yağarsa zahirenin korunması çok zordu. Hem bütün emeklerden sonra ortaya çıkan zahirenin kaldırılması, ambara dökülmesi için acele edilmeliydi. Büyüklerin bu yönde hassasiyetleri vardı.
Tınaz yabası ve çeç küreği.
Tınazın savrulmasının hemen ardından çeç elenirdi. Babam önce çeç küreğiyle çeçi alır havaya atardı. Buna “çeç yelleme” denirdi. Yellenen çeç nispeten temizlenirdi. Sonra çevreden bulunan el ayası büyüklüğünde ince kayrak bir taş çeçin eleneceği yere konurdu. Bu küçük kayrak taşa “bereket taşı” denirdi. Her elemede bir tane bereket taşı mutlaka tabana konurdu. Bir kişi kalburu sürekli çalkalar, bir kişi de bir kovayı çeçten doldurup getirerek yavaş yavaş kalbura dökerdi. Böylece tüm çeç elenirdi. Çıkan kesmikler ayrı bir yerde biriktirilirdi.
Çeç eleme işinde çeçi kovayla kalbura dökmek de biz çocuklara düşen bir işti.
Bu iş de bize zor gelirdi. Çünkü her işte güç gerekliydi. Bizim gücümüz ise bu işlere yetersiz geldiği için sık sık eleyenle döken yer değiştirirdi. Hiç olmazsa iş değişince vücut biraz dinlenirdi herhalde.
Çeci eleme işi de bitince artık çuvallamaya geçilirdi. Henüz plastik çuvallar hayatımıza girmediği için önceden kıl ve yünlerden özel zahire çuvalları dokunarak hazır edilirdi. Babam eline havayı alır, çeç ile doldurur bizde çuvalların ağzını açardık. Ölçerek çuvalları doldururdu. Biz çocuklar, babam çeçi ölçerken kesinlikle konuşmazdık. Eğer konuşursak sayıda yanılabilirdi. Babamın yanılmaması için ancak işaretleşirdik. Babam herhangi bir çuvaldan sonra ara verir, kalkar ve yine ahenkli bir şekilde çeci çeç küreğiyle yelleyerek toplaştırır, sonra yine ölçmeye devam ederdi.
Çuvalların büyüklükleri iki veya üç çeşitti. Üç havaylık (60 kiloluk), dört havaylık (80 kiloluk) ya da beş havaylık (100 kiloluk) çuvallar vardı. Çuvalı dokuyan ustalar öyle dokumuşlardı ki bir çuvalın kaç havay alacağını ayarlarlardı.
Bizim çuvallarımız genellikle üç buçuk ve dört kilelik olurdu. Babam daha büyüğünü kullandırtmazdı. Çünkü büyük çuval çok ağır olur, taşınmasında, ambara çıkarılmasında insanı çok yorardı.
Dolan çuvallar bir kenara çekilir, bir kişi de ağızlarını çuvala bağlı ipi ile sıkı sıkıya bağlardı. Çuval ağzını kapatma ve bağlama işi de ustalık gerektiren bir işti.
Çok gevşek bağlanan çuvalların ağzı çözülür buğdaylar dökülebilirdi. Önceleri çuvalların ağzını annem, babam bağlardı. Büyüdükçe biz bağlamaya başladık.
Doldurulan çuvalların köydeki evimizde bulunan ambara geciktirilmeden arabalarla götürülmesi gerekirdi. Bu işi babam veya çalışan işçimiz yapar, yanlarında bizler de olurduk.
Çuvalları yüklemek için arabamızı elimizle çekerek çuvallara yanaştırırdık. İki kişi elleşerek çuvalı birlikte kaldırır arabaya atardı.
Arabanın üzerinde bulunan bir kişi de çuvalları düzenlice yığardı. Babam burada da çok hassas davranır, atların zorlanmaması için yeteri kadar çuval yüklenince “tamam!” derdi. Atlara yükün ağır geleceğini söyleyerek, bir sefer daha yapılmasını isterdi. “Arabın yoruluncaya kadar araban yorulsun!” diyerek çalışanların ister hayvan ister insan olsun ezilmemesine özen gösterirdi.
Araba dolunca ya sabah soğukluğunda ya da akşam üstünün serinliğinde atlar arabaya koşulur ve zahire götürülürdü. İki veya üç kişi zahireyle giderdik. Çuvalların üzerine oturarak gitmek benim hoşuma giderdi. Görenlere sanki “İşte bu arabadaki çuvallar dolusu zahire bizim emeklerimizle oldu” der gibi hissederdim. Yukarı Cami Mahallesi’ndeki evimizin kapısına arabayı yanaştırırdık. Bir kişi çuvalları yüklenmeye hazır eder, iki kişi de yüklenerek yukarıya tırmanırdı. Babam zahireyi ambarın hangi gözüne dökeceğimizi tembihlerdi. Onun tembihlediği ambar gözünü açarak çuvalı boşaltırdık.
Babamın çuvalların büyük olmamasını istemesinin önemini işte burada daha iyi anlardık. Çünkü büyük çuvalı yüklenip de merdivene tırmanmaya başladığında esas ağırlık o zaman fark edilirdi. Çuvalın ağırlığı altında insanın bacakları titrer, gücü neredeyse tükenirdi. Onu güç bela götürürsün bir sonraki de aynı büyüklükte olursa güzelce bitip tükendiğini fark edersin. Ama üç buçuk ve dört havaylık çuvallarda o kadar zorlanılmazdı.
Boşaltılan çuvallar güzelce silkelenir, demetlenir, katlanarak arabaya konurdu. Boşaltma bitince hiç beklenilmeden harman yerine dönülürdü.
Savrulan tınazın yeri harman süpürgesiyle güzelce süpürülürdü. Öyle ki burada da “bereketin hangi tanede olduğu belli değil” felsefesi geçerliydi. Hiçbir tane kalmamalıydı ki bereket yerde kalmasın istenirdi. O yüzden süpürme işi çok emekli yapılır, toz- toprak birlikte süpürülürdü.
Toz- toprakla karışık olan bu süprüntüye harman döküntüsü denirdi. Döküntünün savrulmasında o kadar aceleci davranılmazdı. Genellikle işler biraz azaldığında, zaman bollaştığında savrulurdu.
Diğer harman yerlerinden uzaktan ve yakından yola çıkan kağnılar ana karayoluna arka arkaya düşerlerdi. Çünkü bu yol düzgündü. At ve öküzleri yormazdı. Bu yolun dışındaki tarla yolları gerçekten çok bozuktu. İnceyol, yayla yolu kışın yağan yağışların etkisiyle çamur olur, daracık tekerlek izlerinde açılan çukurluklar bilhassa öküzlere büyük zorluk verirdi. Onun için anayol tercih edilirdi.
O yıllarda yoldan şimdiki gibi çok taşıt da geçmezdi. Gecenin serin ve sessiz karanlığında ortalığı kağnıların belli bir ahenkle çıkardığı gıcırtılar doldururdu. Hani atasözünde söylendiği gibi; Öküz bağıracağına kağnı bağırırdı… Öyle ki, yolda kaç tane kağnı olduğunu, nereye gittiklerini kağnıların bu özel seslerinden anlayabilirdiniz.
Kağnı seslerine sürücülerinin arada bir çıkardıkları “hooohaaooo” ya da “bürrş bürrş”, ”haydi oğlum, yürü!” sesleri karışırdı. Arkadan, gerilerden gelerek kağnıları koyup geçen at arabalarının sesleri de yine bütün çıplaklığıyla bilinebilirdi.
At arabası sürücüleri kağnıları koyup geçerken şöyle bir kurumlanırlar, kırbacı omuzlarına tüfek gibi tutarlar, ağızlarına tutturdukları sigaranın dumanını tam kağnıyı geçerken bırakır ayrı bir eda takınırlardı.
Yürürken atların ve arabaların hareketleri ve rüzgârla yelesi uçuşan atların kamçı korkusuyla hızlı hızlı gidişleri görülmeye, nal seslerinin arabaların çan seslerine karışımı da duyulmaya değerdi.
At arabası sürücülerinin bu “artistik” tavırlarına karşı kağnı sürücülerinin dişlerini gıcırdatarak içlerinden olmadık küfürleri savurdukları da yüzlerinden belli olurdu.
Kağnıların çeç ve saman çekme zamanlarında da harman yeri şakalarına benzer şakalar yapılırdı. Yüklü kağnıyı çeken öküzlerin çoğu gidecekleri yolu ve varacakları evi bilirlerdi. Bundan dolayı harmandan eve gitmek, ya da köyden harman yerine dönmek için yola çıkıldığında bazı kağnı sürücüleri üzerlerine karabasan gibi çöken uykuya yenik düşerler ve kağnının üzerinde uyurlardı. Öküzler de kendiliklerinden yola devam ederler, varacakları yere varırlardı.
Kağnıların tekerlerinin çıkardığı sesler mutlaka birbirinden farklıydı bazı kağnı sahipleri tekerleri yağlar, içine daha iyi ses çıkartsın gıcırdasın diye kömür tozu doldururlardı.
Ama bu kişilere göre özelleştirilemezdi. Yani geçen kağnının kime ait olduğu pek fark edilemezdi. Ama at arabalarının tekerleklerinde bulunan çanların çıkardığı seslerden geçen arabanın kimin arabası olduğu anlaşılabilirdi, biz arabamızı görmeden sesinden tanırdık.
Bazı gençler geceleyin yaya veya arabayla yoldan geçerken türkü söylerlerdi bunu zevkten mi yoksa korkudan mı yaptıklarını halen düşünürüm. Bir komşumuzun oğullarının hepsi geceleyin yoldan giderken mutlaka kendilerini belirtecek bir sesle türkü söylerlerdi. Biz arabanın üzerinde hem türkü söyler hemde kaval çalardık. Bizi köyde herkes tanırdı. Bir de araba ve kağnı sürücüleri gece veya gündüz ne zaman olursa olsun varsa mutlaka yavuklularının evlerinin önündeki yoldan geçerlerdi. Bazıları böyle gece geçişlerinde yavukluları için türkü de söylerlerdi. Ama gündüz geçişlerinde kesinlikle türkü söylenmezdi.
Kağnılar ve at arabaları önce zahireleri çeker, bitirirdi. Zahire bittikten sonra saman taşınırdı. Kağnılar çok az bir yükle giderlerdi. Dolayısıyla çok uzun sürede pek çok sefer ederlerdi. Günde en çok iki sefer yapabilirlerdi.
Saman çekme zamanı gelince hem arabalara hem de kağnılara keçi kılından özel olarak dokunmuş büyük bir geri gerilirdi. İster araba için, ister kağnı için dokunmuş olsun, böyle çullara geri denirdi. Kağnı gerisi birkaç parça olarak dokunan çulların sonradan birbirine eklenmesiyle oluşturulurdu. Araba için hazırlanan geri, kağnı için hazırlanandan boy olarak biraz uzunca olurdu. Çulun kenarlarına özel olarak dikilen urgan parçaları ile çul kanatların üst bölümlerine sağlamca bağlanırdı. Hem kağnının hem de arabanın ön ve arkasına dikmeler dikilir, çulun ön ve arkada büyücek bir çuval halini alması sağlanırdı.
Samanın doldurulmasında ise belli adımların atılması gerekirdi. Bir kere saman durgun ve serin bir zamanda doldurulurdu. Bu da ya sabah serinliği veya akşam üzeri rüzgâr dindikten sonraki bir zaman olabilirdi. Öğle sıcağında zorunluluk karşısında saman doldurma işi yapılabilirdi. Ama rüzgârlı zamanlarda kesinlikle saman doldurulmazdı.
Ancak hafif esintili zamanlarda veya hava akımının çok olduğu zamanlarda araba ve kağnı samana yanaştırılırken esintinin arka tarafa alınmasına dikkat edilirdi. Buna dikkat edilmezse samanı dolduran toz içinde kalacağından verimli olarak çalışamazdı. Bir de öküz veya atların araba veya kağnıya koşulu olduğu anlarda mümkün olduğu kadar saman doldurulmazdı. Hayvanların üzerine samanın varmaması için ne gerekiyorsa yapılırdı.
Kabaca doldurulan kağnı ve arabanın üzerine varsa bir kişi çıkar, yoksa samanı dolduran kişi kendisi çıkarak samanı güzelce çiğner, iyice basılmasını sağlardı. Doldurulan samanın mutlaka iyice çiğnenip basılması gerekirdi. Değilse kağnı veya araba az saman almış olurdu. Dolayısıyla saman taşıma işi çok uzun sürerdi. Dolan kağnı ve arabanın üzerindeki saman yabanın arkasıyla tıpışlanarak “Pilavlama” olarak adlandırılan bir şekilde düzleştirilir, yatıştırılırdı.
Samanın kasabadaki evin altında bulunan samanlığa atılması da epeyce zor bir işti. Samanlık deliği genel olarak kağnı ve arabaların kanatları boyunda olurdu. Araba ve kağnı bu deliğe iyice yanaştırılarak yabayı deliğin kenarlarına dokundurup kırmadan ustalıkla saman atılmaya başlanırdı. Yaba öyle savrulmalıydı, saman yabanın ağzından öyle kaydırılmalıydı ki samanlığın ötelerine uçsun gitsindi.
