Cumartesi ve Pazar tatil günü kösenin tarlasında, Büyükşehir binasının olduğu yerde saatlerce futbol maçı yapardık. Öğleden sonra birinci lig maçları oynanırdı. Hüseyin eniştemin Philips marka bir radyosu vardı. Radyonun etrafında en az 5-6 kişi, spikerin anlattığı maçları sessizce dinlerdik.
Hüseyin eniştemin ve teyzemin dört oğlu da Beşiktaş takımı taraftarıydı. Ben Fenerbahçe’yi, Osman Galatasaray’ı tutuyorduk. Şimdi olduğu gibi şampiyonluklar bu üç takım arasında gidip geliyordu. Bir sene biri oluyor, diğer sene biri oluyordu.

Ali Kemal, Hüseyin Saklan
Eniştenin radyosu lambalı 220 voltla çalışırdı. Hava şartlarına göre yayın bozulur, radyonun sesi bir gelir bir giderdi. Biz de hiç ses çıkartmadan sessizce maçları dinlerdik. Bazen kale önündeki bir akını spiker anlatırken ses kesilir duyamazdık. Gol olur veya kaçar artık kendi kendimize yorum yapardık.
Takımlar haftada iki maç yapardı. Cumartesi ve pazar günü maçlar biter bitmez herkes sokağa çıkar, galip takımın taraftarları mağlup olan takımın taraftarını kızdırır, hava kararana kadar tartışır konuşurduk.
Günümüzde olduğu gibi televizyon yayını yoktu, maçın gollerini 6 ay sonra sinemalarda filim başlamadan önce gösterirlerdi. Bu bakımdan maç tartışmalarında kimin çenesi kuvvetli ise münakaşayı o kazanırdı.
Bu yetmezdi akşam yemeğini bazen teyze çocukları ve biz birlikte aynı sofrada yerdik. Tekrar başlardı Beşiktaş, Fenerbahçe, Galatasaray tartışması. Maçta ki olayları atılan golleri spikerin anlattıklarını bir birimize tekrar anlatmaya başlardık. Sofrada çıkan sesi siz tahmin edin.
Rahmetli Hüseyin enişte çok sakin ve sessiz birisi olmasına rağmen, tartışmanın dozu artınca hepimize “Kesin sesinizi… Maçınıza, topunuza başlatmayın” der bizleri sustururdu.
